31 Mayıs 2010 Pazartesi

Büyükada’ya gidince mutlaka...

Dünü, işleri, dertleri arkanızda bırakın
Faytona binin
Bisikletle turlayın
Aşıklar tepesinde sevgilinizi öpün
Rakı-balık ikilisini kutsayın
Roma dondurmacısınında dondurma yiyin
Denizin kokusunu içinize çekin
Mutluluğun anlardan ibaret olduğunu hatırlayın
Yorulun
Tekrarlayın

Prens Adalarının En Büyüğü

Büyük Ada denildi mi akla iki şey gelir: Yokuşlar ve faytonlar. İstanbul’un debdebesinden kaçıp resmi araçlar hariç sadece motorlu taşıtların olmadığı bu nezih adanın nüfusu yazın patlama yapar. Biz de Ebruyla bu patlamanın küçük şarapnelleri olmak adına bir cuma gününü adada geçirmeye karar verdik. Adalar aynı zamanda prens adaları olarak adlandırılıyor. Bunun sebebi ise Bizans döneminde prenslerin sürgün yeri olması. Adaya erken gidilir anlayışına uygun olarak saat 10.40 Kabataş-Büyükada Şehir Hatları Vapur serine yetiştik. Tarifeleri www.ido.com.tr sayfasından kolaylıkla öğrenebilirsiniz.

Ayrıca iphone ve ipad kullanıcıları için su samuru aplikasyonu var: http://itunes.apple.com/us/app/susamuru/id335623029?mt=8

Ada Vapuru İzdihamı

Bindiğimiz vapur ağzını kadar doluydu. Şehir hatlarının yeni ve büyük vapurlarından bir değildi seferde olan. İçi turist ve adaya çeşitli malzemeler taşıyan yerli halk ile doluydu. Vapurun kalkmasına yakın ada yerlilerinden biri olduğunu iddia eden bir kadın bağırarak görevlilere çıkıştı. Önce halatları toplayan görevliye doğru hamle yaptı. Avazı çıktığı kadar bağırarak “Bu vapur bu kadar doldurulur mu? Batsın da görün ananızın şeyini” gibi cümlelerle halatçı abiye bir iki sözlü hamle de bulundu. Halatçı ağbi ise vapur iskelesinde duran Baş Memura yönlendirdi sinirli adalı teyzeyi. Tabi Baş Memur bu tür insanlara alışkın bir şekilde sinirli teyzeyi bertaraf edip, kadını gerisin geri vapura gönderdi.

Sonuçta vapur batmadı ve yaklaşık bir saat yirmi dakika süren bir yolculuktan sonra Büyükada’ya ulaştık. Adanı tarihine bakıldığı zan kimin buraya ilk ulaştığı belli değil ama en eski tarihi bulgular Büyük İskender’in babasının resminin olduğu altın sikkeler Eski Rum yetimhanesinin olduğu tepede bulunan 207 adet altın sikkeden oluşuyor. Bu sikkeleri merak edenler İstanbul arkeoloji müzesinde bu sikkeleri inceleyebiliriler.

Adada soluklanmak

Ada iskelesinden iner inmez karşınıza iki çay bahçesi çıkacak. Bunlardan ilki Yıldızlar Cafe. Burayı es geçin. Hemen yanındaki Ada Çay Bahçesine atın kendinizi. Çay, kahve ve tost türü şeyleri uygun fiyata yiyebilirsiniz burada. Fiyatlar örnek vermek gerekirse çay 1 Lira, tost ise 2.5 lira. Çay bahçesinde soluklandıktan sonra sıra yemeğe geldi diyorsanız tercihiz balık olmalı. Adada her türlü yemeği bulmanız mümkün ama dört yanı denizlerle çevrili bir yerde kokoreç ya da döner yemenizi tavsiye etmem. İskelenin hemen yanında sıralanan Balık lokantalarından By Şükrü’yü tercih etmenizi öneririz. Fiyatları uygun. Mevsimsel duruma göre balıkların fiyatları değişiklik gösteriyor. Alkolsüz ve alkollü içkilerin bulunduğu mekânda hafta sonları canlı müzikte oluyor. İki kişi 60 ila 100 lira arası bir fiyata rahatlıkla karnını doyurabilir. Balık, rakı ve canlı müzik kutsal üçlüsünden hoşlananlar burada keyfili vakit geçireceklerdir. Özellikle, çiroz, balık pastırması gibi her yerde bulamayacağını yemekleri menüsünde bulunduran By Şükrü adadaki en eski mekânlardan bir olmasa da en iyi mekânlarında bir olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.

Büyük tur mu küçük tur mu yoksa pedala kuvvet mi?

Büyükada 5,2 kilometrekarelik yüz ölçümü ile prens adalarının en büyüğü ve adayı yürüyerek dolaşmak biraz yorucu oluyor. Tekerlekli ulaşım araçlarından faytonlar ve bisikletler en popüler ulaşım araçları. Yaklaşık olarak 22 Bisiklet kiralayan dükkânın olduğu her bisikletçi en fazla 60 bisiklet bulundurabiliyor. Zaten çarşı içinde bisiklete binmek yasak. Tura çıktığınız zaman bu bisikletleri kullanabilirsiniz. Bisiklet çeşitlerine gelince tandemden elektrik motorlu bisikletlere kadar birçok seçenek mevcut ama almadan önce bisikletini iyi bir şekilde kontrol etmenizde yarar var.


Ada turunun yarısında elinizde zincir ile kalmak pek hoş olmayacağı çok açık. Biz de hazır adaya gelmişken daha önce denemediğimiz tandem bisikleti denemeye karar verdik. Bizim hanım denge konusunda pekiyi olmadığından ayrı ayrı iki bisiklet kiralama olanağımız olamadı. Tandem bisikletin arkasında Ebru, önünde ben, biri iki yokuş indik; çıktık. Tam bir tur atmak için yeteri kadar vaktimiz yoktu. Yaklaşık bir saat önde serf arkada derebeyi şeklinde bisiklet turu attıktan sonra bisiklet turunu sonlandırıp fayton faslına geçmeye karar verdik. Bu arada kiralık bisiklet fiyatları saat üzerinde hesaplanıyor. Saati 5 ila 7,5 liradan değişmekte. Daha uzun kiralayacaksınız bir anlaşma yapılabilir.

Horse and Carriage

Married with Children dizisinin girişinde yer alan, Frank Sinatra’nın Love and marriage şarkısında fayton evliliğin yükü olarak simgeselleştirilir. Fakat adada ‘Horse and Carriage yaşamsal önem taşıyor Faytona binmek, adanın en güzel aktivitesi.

Fiyatlara kafanız takılmıyor çünkü her şey tarifelerle belirlenmiş. Yaklaşık 1 saat 15 dakika süren büyük tur adada yapabileceğiniz en uzun tur ve fiyatı 50 Lira. Havadan bir 50 lira vermem ben bisiklete abanırım demeyin. Adanın yokuşları ciğer söktüren türden. Hem çoğu faytoncu da hoş sohbet olduğundan keyifli bir şekilde ada turunuzu atıyorsunuz. Biz, Ebru ile Aya Yorgi ziyareti akabinde bir küçük tur ile fayton faslını sonlandırdık. Memnuniyet seviyemiz ise 10 üzerinden 9’du.

Diafondaki Ortodoks rahip

Son olarak adanın iki tepesinden biri olan Manastır tepesine çıkmaya karar verdik. Aya Yorgi Manastırı yokuşu olarak bilinen bu yokuş her sene 23 Nisan ve 24 Eylül’de bir tür karmaşaya sebep oluyor. Yaklaşık 200 metrelik bu yokuşa ellerinde makara ve iplerle gelen çoğunluğu Müslüman Türk ablalar iplerini aşağıda bir dala bağlayarak hiç koparmadan kiliseye kadar ulaştırmaya çalışıyorlar eğer ip kopmazsa hesapta dileğiniz gerçekleşiyor. Oruç baba türbesinde sirke ile oruç açmanın diğer bir dindeki versiyonu olarak sayılabilecek bu aktivite bu tarihlerde belirgin bir çevre kirliliği yaratıyor. 23 Nisandan 1 ay sonra gitmemize rağmen hala her yerde ipler mevcuttu. Tepeye yaklaştığınızda elinde gitarı arakasında Açıkhava felsefe kütüphanesi ile konuşkan bir adama rastlayacaksınız sakın şaşırmayın. Argus Libertus isimli bu arkadaş çoğunlukla burada takılıyor. Folk şarkılar söylerken kitaplaştırdığı yüksek lisans tezini satıyor. Kendisi ipli- makaralı batıl aktiviteden çok sıkılmış-bunalmış. Ufak ipliklerin bir araya gelip halat gibi olduğundan bahsediyor. “Kuşlar böcekler takılıp ölüyor bitki örtüsünün de içinde ediyorlar.” diyor. Adam haklı, biz ne desek boş.

Argus’u arkamızda bırakıp kiliseye doğru ilerliyoruz. Manastır 18.00’de kapanıyor. İçini görmek istiyorsanız geçe kalmayın. Kilisenin tarihçesi hakkında ufak bir video hazırlamak için peder ile görüşmeyi denedik. Görevli bize “Zile basın diafondan cevap verir” dedi. Biz de şansımızı denemeye karar verdik. Gidip zile bastık. Sağ olsun peder cevap verdi. Gerçekten sesi tam bir Ortodoks rahibin sesi gibiydi. Kendisi ile görüşmek istediğimizi belirttik ama “Ben az Türkçe biliyor; olmaz” deyip diafonu suratımıza kapattı. Diafonun insanın suratına kapatılması telefon gibi değil. Telefondan sizde karşınızdakinin suratına telefonu kapatabiliyorsunuz ama aynı durum diafonda tam tersi. Adanın tarihçesini pederden öğrenemesek de internetten öğrendik. Aya Yorgi önce küçük bir kilise olarak 1751 yılında inşa edilmiş. Şimdiki haline ise 1900’lü yılların başında girişilen ek inşaatlar ile gelmiş. Kilise hala aktif.

Sonuç olarak tepeden manzaraya göz attıktan sonra salın salına yokuştan inip dönüş yoluna koyulduk. Adadan ayrılan son vapur saat 20.00’da idi. Vapuru kaçırmamaya özen gösterin. Her adaya uğraya uğraya giden vapur, Heybeliada da bir asker uğurlamasına denk geldi. Normalde otobüs terminallerinde görmeye alışık olduğumuz sahneleri coğrafi zorunluluklardan dolayı ada iskelesine taşınmıştı. Islıklar ve sloganlar eşliğinde Heybeli Ovasıdan!!! ayrılan vapur (Yapılan tezahürat Heybeli Ovası asker yuvası şeklindeydi. Aslında ada deseler hem kafiye bozulmadı hem de anlam) Kadıköy’e doğru yol alırken akşam karanlığı da yavaştan bastırdı. Ebru arkamızda oturan biri İranlı diğeri Amerikalı iki orta yaşlı bayan ile sohbete daldığında ben vapur büfesinde karışık tost ve çay peşindeydim.




19 Mayıs 2010 Çarşamba

En çok rağbet gören 10 hippi destinasyonu

Hippiler tatillerin esrik mimarlarıdır. Nereye nasıl gidileceğini düşünmezler sadece giderler. 60’lı yılların sonunda başlayan çiçek çocukları akımının bugüne kalan temsilcileri pek geçmiş zaman hippilerine benzemeseler de hala varlar. Hippi destinasyonları ise parmak arası terlikler, kirli sırt çantaları ve rastafari olduğu sürece var olmaya devam edecek.

10) İbiza, İspanya
Sadece clubberların değil hippilerin de sevdiği bir ada İbiza Rave kültürünün doğduğu bu ada elektronik müzik doğmadan önce hippilerin yeriydi. Az da olsa hala varlar. Bu arada geçmiş zaman İbizası bu kadar popüler ve pahalı değildi. Şu an ada yılda ortalama 4 milyon turist ağırlıyor.

9)El Boson, Arjantin
Şili ile Arjantin sınırı arasında kalan El Boson Güney Amerika’nın vahşi doğasının koruduğu bir hippi mekanı. Çevreye duyarlılığı ile ünlü bu mekân nükleer her türlü aktiviteden korunmuş. Ufak zanaatkâr komünlerinin bulunduğu El Boson Hippilerin Güney Amerika’daki en önemli sığınaklarından biri.

8) Nimbin, Avustralya
Hippiler bu kadar da uzağa gidemez demeyin. Katmandulara kadar yardıran hippilerin Avustralya kıtasındaki uğrak yerleri Nimbin bir kültürlerarası çatışmaya şahit olmuş, küçük çaplı devrim yaşamış bir bölge. Günün ilk güneş ışıklarının düştüğü Warning dağı da burada. Ee daha ne istiyorsunuz. Hippiyseniz durmayın gidin.

7)Christiana, Danimarka
Danimarka gibi soğuk bir memlekette bu yarı çıplak dolaşan hippilerin uğrak yeri nasıl olur demeyin. Eskiden balıkçı barakalarının bulunduğu bu bölge şu an dünyanın en güzel gözüken hippi barınaklarına sahip. Ayrıca yöre halkı da hippilere karşı çok anlayışlı…

6)Arembepe, Brezilya
Güney Amerika coğrafi ve iklimsel şartları ile hippilerin doğal evi olmaya aday bir kıta. Arembepe bölgesi ise kıtanın hippiler tarafından en rağbet gören bölgesi, Brezilya’nın Bahai eyaletinde bulundan bölge rock yıldızıları Mick Jagger ve Janis Joplin’in de favori yerlerinden biriydi. Ayrıca şua an brezilya kültür bakanı olan ünlü bossa novacı Gilberto Gil’de buralarda takılmayı seviyor. Kafa dinleyip müzik yapmak için ideal.

5)Goa, Hindistan
Eski hippilerin orijinal destinasyonlarından biri olan goa, yaşını başını almış hippilere göz atmak için gideceğiniz ilk yer olmalı. Aynı zamanda elektronil müziğin öenmli mihenk taşlarından biri olan trance namı diğer Goa Trance burada doğdu. Goa plajlarında rave partileri verilmeye devam ediyor. Bu hippi kültürüne ne kadar uyar derseniz o sizin bileceğiniz bir şey.

4)Panajachel, Guatemala
Hippilerin orta Amerika’daki bir numaralı mabedi Panajechel, kısaca Pana, harika plajları ile ünlü tropikal bir cennet. Ayrıca Maya misafirperverliğini tanımak isteyenlerin gitmesi gereken ilk adres. Ne diyelim, bana da Pana lazım.

3)Chefchounen, Fas
Hippilerin Kuzey Afrika’daki tek sığınakları olan Chefchounen Marakeş ve Tanca’nın biraz gölgesinde kalmış olsada mavi binaları ve oyuk dağları ile hippiler için mükemmel bir tatil mekanı. Sonuç olarak Fas’ın her tür turiste bakışı belli.

2)Vancuover, Kanada
Dünyanın en liberal marihuana politikasına sahip şehri (Amsterdam klasman dışı elbette) hippileri için modern bir cennet. Zaten Vancouver Kanada’nında her anlamada en ılıman şehri. Kültürel zenginliğinin yanı sıra kana hoşgörüsünün de başkenti olan bu şehir ölmeden önce görmeniz gereken yerlerden bir.

1)Katmandu, Nepal
Hippilerin ulaşabileceği son nokta olarak tanımlayabileceğiz Katmandı her anlamada sihirli bir krallık gibi. İçinde dünyanın tüm hippileri birleşin gibi bir mesajı barındıran Tibet Budizmin engin hoşgörüsünün içinde barındıran. Kolaylıkla hippilerin sevdiği haşhaş olsun, diğerleri olsun bolca bulunan bir şehir düşünün. Hem de yerden binlerce metre yukarıda. Kelimenin tam anlamıyla yüksek olmak böyle bir şey herhalde.

13 Mayıs 2010 Perşembe

En iyi beş yol şarkısı

Yola çıktın mı müziğin olacak yanında...

5)Hit the Road, Jack, Ray Charles 1960
Yolları anıp Ray Charles’ı anmamak olmaz. Kesinlikle bir klasik. Vur kenini yollara dememin en güzel siyahi terimi. Sert parçalardan sonra nabzınızı yavaşlatmak için birebir. Böyle pastoral manzaralı yollarda çok iyi gider.

4)Highway to Hell, AC/DC 1979
Adında anlaşılabileceği gibi acele giden ecele giderin İngilizce bir söylenişi olan bu parça, kemiklerinizi ısıtacak. Karlı yollarda dinlenilmesi daha iyi olur. 31 yıl geçmiş parça piyasaya çıkalı ama hala yakıcı hala yıkıcı.

3)Ramblin' Man, Allman Brothers 1973
Pek bir kimse bilmez Allman Brothers’ı ama ABD’nin en akıcı rock müziğini bu arkadaşlar yapar. Yollarla da fazlasıyla içli dışlıdırlar. Sonuç olarak Allman kardeşlerden biri trafik kazasında hakkı rahmetine kavuştu. Saygıyla anarak dinleyin lütfen.

2)Born to Be Wild, Steppenwolf 1968
Zaten gelmiş geçmiş en iyi yol filmlerinden biri olan Easy Rider bu parça ile açılır. Kendi arcınızla giderken biraz fazla ateşleyici bir parça. Rahatlıkla hız sınırını aşmanıza yardımcı olur. Bu sebepten dolayı yolcu koltuğunda rahat rahat coşarak dinleyin.

1)Crosstown Traffic, Jimi Hendrix 1968
Deyim yerindeyse top 5 listemizin 10 numara parçası. Zaten bu parçanın içinde olduğu Electric Ladyland albümü komple yola gider. Şehriçi seyahatlerinde dinlemeniz önerilir. Jimmy çalar zaman akar.

11 Mayıs 2010 Salı

Bir Vela Luca Hatırası

Adres sormayı hiç sevmem. İster evimin arka sokağı olsun ister dünyanın öbür ucu, yolumu kendim bulmayı severim ve tercih ederim. 2007 Temmuzunda da aynen bu düşünceler ile ve sevgili cimcime eşim ebru ile Vela Luca adasının plaj kısmına gitmeye çalışıyorduk. Ada bildiğiniz Eski Foça kadar bir yerdi. Adriyatik’te bir ada ne kadar sevimli olabilirse bu ada da o kadar sevimliydi. Gitmeye çalıştığımız yer adanın öbür ucundaydı ve bulunduğumuz yerden gayet rahat görülebiliyordu. Fakat sevgili eşimin aklında, yakıcılığını kaybetmekte olan güneş vardı. Her tatil yaşadığımız bir durumdu bu. ‘Yeteri kadar yanamadığını düşünen bir kadın ve bronzlaşmak ile yakından uzaktan alakası olmayan bir adam’ durumu olarak özetleyebileceğim hadise bizim tipik tatil rutinlerimizden bir olarak bu tatilde de yerini almıştı. Ben adanın plaj kısmına uzun yoldan yürüyerek gitmek istiyordum. Biricik ve minicik karım ise bir bana bir güneşe bakarak “Hadi şuradaki tekneler ile gidelim, ne zaman kalkıyor sorsana, fiyatı ne kadarmış sorsana, yahu sorsana; Niye sormuyorsun? Hadi sor, sor sor diye” kafamın etini yiyordu. Kimseye bir sormaya niyetim yoktu. Botun en fazla 15-20 dakika içinde kalkacağını biliyordum. Fiyatı olsa olsa 30-40 kuna’dır diye düşünüyordum. Ebru sesini yükseltirken benim tansiyonum düşüyordu. Her şeyin en tepe noktasına geldiğimiz an bu ücra Hırvat adasında olmayacak olan oldu. Arkadan gelen bir ses “Abi ne soracaksınız yardımcı olayım” diyen bir türkün varlığına işaretti. Yok daha neler demeyin. Oldu bu. Ben adama dönüp yok ağabey soracağım bir şey sağ ol dedim. Adam da cevap vermeden geri döndü. Muhtemelen çalışmaya gelmişti buraya.
Sonuç olarak ben uzun yoldan yürüyerek plaja gittim. Hava çok sıcaktı ve adanın pis su arıtma regülâtörü yolumun üstündeydi. Ebru ise motoru bekledi ve 10 dakika içinde kalkan motora 20 Kuna vererek serin ve kokusuz bir seyahat yaptı ama yinede istediği yakıcı güneşi yakalayamadı.

Her şeye rağmen Vela Luca seyahati artıların fazla olduğu bir seyahatti. Kaldığımızın Sobenin yaşlı ve şirin çifti bize yöresel kayısılı ekmeğe benzeyen bir tatlı ikram ettiler. Ev sahibi çift aşağıda kalıyordu. Kadın sürekli bilgisayarını kurcalarken adam ise sessiz sessiz oturup aylaklık yapıyordu. Zaten ses çıkartmak istese de çıkaramazdı çünkü gırtlak kanseri yüzünden ses tellerini almışlardı. Evin yatak odası penceresi yandaki kilisenin arka bahçesine bakıyordu. Çiçekleri ile uğraşan bir pederi günlük kıyafetleri içerisinde görmek her turiste nasip olmaz.

9 Mayıs 2010 Pazar

En çok görmek istediğimiz 10 festival

10)Bebeklerin üzerinden zıplama festivali-İspanya
İspanya’nın Castrillo de Murcia kasabasının yerlilerinin çocuklarını kutsamak için ilginç bir yol geliştirmişler. Corpus Christi gününde gerçekleşen bu garip aktivitede yeni doğan bebekler sokaklarda halıların üzerine konuyor ve şeytan kostümü giymiş yerli halktan bazı bireyler de bu bebeklerin üzerinden zıplıyor. Böylece bebekler sağlıklı ve mutlu bir yaşan için kutsanmış oluyorlar. Her ne kadar Papa, bu festivalin bir ritüele dönüşmesini istemese de 1620 yılından beri yeni doğan bebekler bu muameleye maruz kalıyorlar.


9)Fallik Festivali-Japonya

Her yerde kolay kolay bir penis festivali göremezsiniz ama Kawasaki Japonya’da gerçekleşen Kanamara Tatsuri festivali penis görmeye doyacağınız bir deneyim olur. Elbet bu festival tam benlik demek kolay değil ama neden olmasın diyorum.

8)Ivrea Portakal Festivali- İtalya
Yemek fırlatma festivalleri arasında şüphesiz Bunal, İspanya’da gerçekleşen La Tomatilla Domates Festivali en ünlü olanı. Domates benim için çok yumuşak ve kırmızı diyenler, İtalya’da gerçekleşen portakal fırlatma festivalini denemeliler. Festival sonunda şehir portakal suyu kıvamına gelmesi de işin bonusu.

7)Thaipusam Festivali-Hindistan
Kutsal festivaller denildi mi her zaman ilk akla gelen yer Hindistan olur. Ve bu kutsal festivaller içinde hiç bir festival Thaipusam kadar acı odaklı olamaz. Bu tamil festivalinde şişle yanak delmek, sırtına sokulan kancalarla asılmak gayet rutin şeyler. Thaipusam festivali Hindu tanrılarından Murugun’a ithaf ediliyor.

6)Çıplaklar Festivali
Japonların festival anlayışı biraz müstehcen. Penis festivalinden sonra Hadaka Matsuri olarak adlandırılan bu festivalde geleneksel iç çamaşırı benzeri slipleri dışında hiç bir şey giymeyen erkekler soğuk havada şansları artırmak için koşuyorlar. Ne diyelim toşpikleri üşütmezler umarım.

5)Ölüme Yakın Deneyimler Festivali
İspanyollarda festival konusunda en az Japonlar kadar iddialılar. İspanya’nın Las Nieves isimli küçük bir kasabasından geçekleşen Fiesta de Santa Marta de Ribartem festivali ölümden dönenlerin festivali. Ölüme yakın bir deneyim yaşayan şanslı insanlar hayatta kalanların azizesi Marta de Ribarteme’ye saygılarını ve sevgilerini tabut içinde kasabanın kilisesinin çevresinde dolaşarak sunuyorlar.

4)Renkli Toz Fırlatma festivali
Hindistan’da yapılan festivaller arasında bir tek bu festival için özel bir kıyafet giymenize gerek yok. Hatta en eski püskü kıyafetleriniz ile bu festivale katılmanız iyi olur. Hindu Tanrılarından Krishna için düzenlenen bu bahar festivalinde insanlar birbirlerine gulal ismi verilen renkli tozları fırlatıyorlar. Ağzınızı burnunuzu iyi kapayın bronşit olmayın.

3)Maymun Sofrası festivali
Adından anlaşılabileceği gibi Lopburi Tayland’da gerçekleşen bu festival bir maymun şöleni. İyiliğin temsilcisi Maymun tanrı Hanuman şerefine düzenlenen festivalin can sıkıcı elemanları ise arılar. Tatlı meyveleri en az maymunlar kadar seven arılara dikkat etmeniz gerekiyor.

2)Balık Yutma Festivali
Evet, başlıktan anlaşılabileceği gibi bu sıradan yemek festivallerinden bir değil. Belçika’nın Geraardbergens şehrinde yaşayan insanlar Şubat ayının son pazarı Grondeling ismi verilen küçük gri balıkları kırmızı şaraplarına katık yapıp canlı canlı yutuyorlar. Kragelingen ismi verilen festival hayvan hakları savunucularının itirazına rağmen devam ediyor.


1)Ağlayan Bebek Festivali

Suma kıyafetleri içindeki iki adamın iki yeni doğan bebek ile katıldıkları bu festival dünyanın en sıra dışı festivallerinin en başında geliyor. Konaki Suma ismi verilen festivalde en cazgır bir şekilde ağlayan bebek kazanan oluyor. Bu festivalin kaynağı ise bir Japon Atasözüne dayanıyor: Çok ağlayan bebek hızlı büyür. Bizdeki çocukken ağla büyüyünce gülersin mottosuna benziyor dersek yerinde bir tespit yapmış oluruz.

7 Mayıs 2010 Cuma

Tatilde çiftlerin tartışmalarına sebep olan 5 neden

5) NedensizlikBirden bire çıkan tartışmalar... Genellikle dönüş yolunda olur. Uçağa binip uyku bastırınca, kafanı onun omzuna koyunca geçer.
4) Yol sorma
Buradan tüm kadınlara sesleniyorum: Üzülmeyin! Sadece sizinki değil hiçbir erkek yol sormuyor, sadece bilmediğimiz şehirde kaybolmanızı hızlandırıyorlar. Boşuna surat asmayın. Ve unutmayın, surat felekattir.
Bkz: Kaygan Zemin http://bit.ly/99ROO8
3) Gezilecek yerler
Tartışmaların kısırdöngüsüdür gezilecek yerler müzakeresi. Müzeye mi koşturmalı, mağaza mı gezmeli? Yemek mi yemeli, biraz daha mı yürümeli? Tartışırken yol değişir, bambaşka bir yere gidilir. Her sabah gündeme, her tatilde başa gelir.
2) Pasaportlar nerede?
-Sende! – Hayır sende!.... Bu muazzam soru, tarih ve tatil boyunca kendini tekrarlar. Oysa ki, en son nereye koyduksak ordadırlar. Ve genellikle soruyu sorandadır pasaportlar.

Tatillerde Yekta'nın kafasını az ütülemiyorum, o da ayrı bir mevzu:)
1) Ütüyü fişten çektin mi?
İşte gerilim filmi repliklerini andıran soru. “Bir ses duydun mu?” kadar etkili ve ürkütücü. Kimin sorduğunun bir önemi yok, yanıtın önemi var.